“O Zaman Çok Ağlamıştım”

“Onuru kırılan birini arıyorsan bana bak!” dedi. 43 yaşındaydı. Uzun zamandır tanıyordum onu; ama kimseye kolay kolay açmadığı dünyasına beni dahil edeli 2 yıl olmuştu.
15 yaşındayken en iyi arkadaşını, babasını, kaybetmişti. Babasının zar zor ayakta durduğu zamanlarına tanık olmuştu. Kanser olan babası değildi sanki, oydu. İçinde öyle yaralar açılmıştı… Anlatırken hala gözlerinin dolduğu bir hikayesi vardı mesela. Babası tek başına tuvalete gidemediği için ona tuvalete kadar yarenlik etmiş ve o babasına yardımcı olurken, yeni yeni olgunlaşan vücudu babasının ağırlığını kaldıramamış, birlikte yere düşmüşler. Sonra birbirlerine sarılarak ağlamaya başlamışlar. Bu yaşadığım en etkileyici olaylardan biriydi diyor anlatırken. Okumaya devam et

İzzet Uysal’dan Mektup Var!

Gezi Parkı Eylemleri kapsamında tutuklanan, İzmir eylemlerinin faturasını ödeyenlerden yalnızca biri İzzet Uysal. 112 gündür tutuklu. Tutuklanma gerekçesi ise, bir muhabir olan İzzet’in, elindeki fotoğraf makinesiyle kitlenin önüne geçerek çekim yapması ve bu fotoğraf makinesiyle “kitleyi yönlendirmesi.”
Birlikte direndiğimiz, birlikte gaz yediğimiz, operasyon öncesi birlikte sohbet edip, türküler söylediğimiz arkadaşımız 112 gündür haksız yere tutuklu. İzzet ve diğer arkadaşlarımızla sadece mektup yoluyla iletişim kurabiliyoruz, o da epey geniş bir zaman aralığında mümkün oluyor. Çünkü onlar için birbirimize destek olmamız da sakıncalı. Korkunç bir sansür ve baskı var cezaevinde. Dışarıda olan siz bile hissediyorsunuz. Öyle ki; birbirimize yolladığımız mektuplar dahi okunuyor. Yazdığımız mektuplarda sakıncalı görülen yerlerin üzerleri çiziliyor. Hayal gücümüzle tamamlıyoruz biz de, çizilen yerde birbirimize ne anlatmak istediğimizi. Özgürlüğü elinden alınan arkadaşıma sordum, o da tutsaklık sürecini ve kendisini anlattı.

Görsel

Okumaya devam et

Murat Uyurkulak: “Yazarak var olmaya çalışıyorum”

“Bu ülke, ki Netamiye derler adına, ulu bir ejderhanın mide fesadından doğdu. Biz oradaydık, gördük her şeyi. Kıyametin yarım boy küçüğü bir alamet gündü. Yalan elbet, ulu falan değildi ejderha. Kanatlarından irin saçan, pespaye bir yaratıktı aslında. Hastaydı, uçarken kusuyordu sürekli. Şöyle son bir kez titredi, süzülürken ağzını açtı ve macunumsu fokurdak bir sıvıyı, uzun ince kilimler misali, kadim suyun ortasına seriverdi. Ejderha olgun bir armut gibi yere düşerken, macunkilim de hızla katılaştı, kabarcıklarından dağlar vadiler denizler hasıl oldu, bu ülke böyle vücut buldu. Üzerinden her daim ekşi kokulu dumanlar tütmesi ondandır.”

murat-uyurkulak-0012

Yukarıdaki güzel satırlar, Murat Uyurkulak’ın “Har” romanının arka kapağından. Çevirmen ve yazar Murat Uyurkulak’la konuşmayı denedim. Önce aradım. Cevap veren olmadı. Sonra akşam oldu, bir daha aradım. Yine cevap veren olmadı. Bu sefer sabah arayacaktım. Sabah kendimi 13.00′e kadar tutabildim. Tekrar aradım, bu sefer telefonun diğer ucunda Murat Uyurkulak vardı. Önce kendimi tanıttım, ama ne söylediğimi şu an bile hatırlamıyorum. Çalışmıştı ve yorgundu. Detayları mail üzerinden iletmemi rica etti. Şehir dışında olduğu için söyleşiyi e-posta üzerinden gerçekleştirdik. Kitaplarını, politik duruşunu ve İzmir’i konuştuk. Tüm yorgunluğuna rağmen beni kırmayıp heyecanımın her kelimesine yansıdığı uzun sorularıma makul cevaplar verdiği için kendisine tekrar teşekkür ederim. Ve tabii kendisine ulaşmam noktasında yardımını esirgemeyen Nazlı Berivan Ak’a da, ayrıca teşekkür ederim.

Okumaya devam et

İçinden Tom Waits Geçen Film!

“Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü”nün yazarı Etgar Keret’in bir öyküsünden uyarlanan bir film: “Wristcutters: A Love Story”

İntihar edenlerin “kaldığı” dünyayı anlatıyor bize film ve gösteriyor ki -elbette Etgar Keret’in yardımıyla- intihar olgusu bu kadar tatlı işlenebilirmiş. Ayrıca, filmde, beklemediğiniz bir anda karşınıza Tom Waits çıkıyor.

Şöyle de sevimli soundtrackleri var:

Bu da filmin IMDB linki:

http://www.imdb.com/title/tt0477139/?ref_=sr_1

Yazar Bir Fotoğrafçı: Cerise Doucède

2011’deki “Royal Monceau Raffles Paris Yarışması”nda, genç fotoğrafçılar dalında yarışarak birincilik ödülüne layık görülen, Speos mezunu, genç bir fotoğraf sanatçısı Cerise Doucède. “Yazar fotoğrafçı” da deniyor kendisine. Ki bu tanımlama yanlış değil. Doucède’ün derdi -daha çok- fotoğraf karesinin içindeki insanları anlamamız. Doucède’ün zamanla da derdi var tabii, daha çok havada duran nesnelerle çalışmayı seviyor sanatçı. Biraz biraz o da “kayıp zamanın izinde” sanki.

Şöyle çalışmaları var:

Cerise Doucède1

Cerise-Doucede2

Cerise Doucède4

Bu da internet sayfası:

http://www.cerisedoucede.fr/

“Her şeyin bittiği; ama hiçbir şeyin başlamadığı bir öykü”

Görsel

Andrey Platonov, 1899’da Don Nehri’nin kollarından birinin yakınında konumlanmış Voronej’de dünyaya gelen bir Rus yazar. Böyle lezzetli öyküler veren bu yazarı yeni yeni keşfetmemizin nedeni ise; eserlerini yoğun buhranların yaşandığı bir dönemde vermiş olmasından kaynaklanıyor. Stalin döneminin Sovyetlerinde öykülerini yazan Platonov’un kendisi de Kızıl Ordu’da savaşan bir yazar; lakin yaşadığı kırsal bölgede gördüklerinden yola çıkarak, sosyalizmin hakkıyla uygulanmadığı görüşünde. Platonov’un en çok eleştirildiği nokta da tam olarak burası aslında, öykülerinde sürekli olarak “kötü olan her şeyin bittiği; ama iyi olan hiçbir şeyin yaşanmadığı hayatları” anlatıyor olması. Kurulan yeni rejime ayak uyduramayan insanların öyküsünün anlatıldığı kitaplarında, ana tema olarak Stalinizmin getirdiği muğlak felaketler ve bu felaketlerin bireyleri n’asıl etkilediği muazzam bir dille işleniyor. Üzerinde bu kadar baskı kurulmasının nedeni de, Maksim Gorki’nin dahi beğenisini kazanan incelikli üslubunun yanı sıra, Stalinizm’e karşı ortaya çıkan Gnostik- Maddeci ütopya anlayışıdır.

Okumaya devam et